Rasıh Reşat: Ankara'yı Aşağılamayın!

Maria Holguín Cuéllar dün Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile görüştü.
Görüşmenin ardından Anadolu Ajansı bir haber geçti. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarına dayandırılan, diplomatik dilin bütün inceliklerini taşıyan bir haberdi aslında. Ancak burada bazıları hemen "Ankara bizim dediğimiz noktaya geldi" diyerek adeta bayram ilan etti. Yetmedi, sağa sola mesajlar gönderildi. Hatta Anadolu Ajansı'nın haberine birkaç kelime eklenerek, Tony Blair döneminde Irak dosyasını "daha seksi hale getirmek" için yapılan meşhur operasyonları hatırlatan dokunuşlar üretildi.
Peki Ankara'yı küçümsediğinizi, aşağıladığınızı farketmiyor musunuz?
Ankara'da diplomasi yok mu? Türkiye Cumhuriyeti'nin yüzlerce yıllık devlet ve diplomasi geleneği yok mu? Türkiye kendi çıkarlarını korumak için pazarlık yapmaz mı? İç siyasi dengeleri, koalisyon ortakları, ekonomik ve stratejik öncelikleri yok mu?
Diplomaside zaman zaman "ölümü gösterip sıtmaya razı etme" taktiği uygulanmaz mı?
Hakan Fidan, kelimeleri diplomatik bir silah gibi kullanabilecek kadar Türkçeye ve diplomasinin diline hâkim değil mi? Dünyanın saygı duyduğu bir dışişleri bakanına gösterilen saygı bu mu gerçekten?
Artık Ankara'yı aşağılamaktan vazgeçelim.
Türkiye Cumhuriyeti'nin enerji politikası yok mu? Doğu Akdeniz güvenliğiyle ilgili hesapları yok mu? Avrupa Birliği ile kurumsal ilişkileri, üye ülkelerle ayrı ayrı yürüttüğü diplomatik ve ticari ilişkileri yok mu sanıyorsunuz?
Türk diplomasisi, "Sıradaki konu neydi? Kıbrıs mı? Tamam, ezberlediklerimizi söyleyelim" anlayışıyla mı yönetildiğini hayal ediyorsunuz gerçekten?
Yoksa öyle olmasını mı istiyorsunuz?
Sözlerim yalnızca dünkü görüşmeden hareketle "Holguín Fidan'dan fırça yedi", "bu girişim başlamadan bitti" diyerek ihtimal dahilinde olan süreci itibarsızlaştırmaya çalışırken; hem Fidan'ı, hem de Türkiye’yi itibarsızlaştırmaya çalışanlara değil.
Aynı zamanda Kıbrıs meselesini hâlâ yalnızca kendi ideolojik penceresinden okumaya çalışan herkesedir.
Bir zaman bir Türk diplomat bize Ankara'nın gözünden Kıbrıs'ı anlatmıştı. Levent Kutay ve Hüseyin Ekmekçi de o sohbetin tanıklarıdır.
"Tayyip Bey'in önünde yüzlerce ışığın yanıp söndüğü büyük bir pano var. Bazıları aynı anda yanıyor, bazıları farklı zamanlarda. Birini söndürdüğünüzde başka biri yanıyor. Kıbrıs ise o yüzlerce ışıktan sadece biri" demişti.
Bu tespit bana bugün de son derece anlamlı geliyor.
"Dünkü görüşme çok iyi geçti, çözüme doğru koşuyoruz" demiyorum.
Ama "Dünkü görüşme çok kötü geçti, Türkiye yeni sürece yine taş koydu" kozunu da Nikos Hristodulidis'e vermem.
Ankara'yı diplomasi bilmeyen, kendi çıkarlarını göremeyen, her an kandırılabilecek kadar saf ve en önemlisi ilk fırsatta bizi satabilecek bir ülke gibi göstermeye çalışanların yaptığı şeyi yapmam.
Kendimizi olduğumuzdan daha önemli görüp Ankara'yı olduğundan daha önemsiz ve etkilenmeye müsait olduğunu hayal etmekten vazgeçelim.
Çünkü bu yaklaşım ne gerçekçi ne de faydalı.




























