Rasıh Reşat: Umut Fakirin Ekmeğidir de Biz Umut Fakiriyiz

“Umut fakirin ekmeğidir” derler. Biz Kıbrıs’ta o ekmeği o kadar çok yedik ki, artık doyurmadığı gibi midemizi de yakıyor. Ümitlenmeye, Kıbrıs sorunu ile ilgili bir gelişme olacağına dair ümitlenmeye korkuyoruz resmen.
“KKTC’yi tanıtacağız” diyerek her girişimi baltalamaya çalışanların aslında adanın kuzeyini, benim vatan dediğim bu coğrafyayı, bu Cumhuriyeti lağvedip Türkiye’ye katmak istediklerini bilmediğimizi sanan içimizdekilerle ; bize eşitlik vermek bir yana, bizi azınlık bile görmeyenlerin arasında sıkışıp kaldığımız yetmezmiş gibi, bir de umut beslemekten korkuyoruz artık.
Son günlerde diplomasi trafiği hızlandı. Hakan Fidan’ın BM Genel Sekreteri Antonio Guterres ile telefon görüşmesi son derece önemli. Evet, birçok konu var ama o konular arasında Kıbrıs da var. Fidan ayrıca bir demecinde, Kıbrıs sorununun AB ile ilerleme konusunda bir engel olduğunu ifade etti; ki bu ender rastlanan bir vurgudur.
Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’i Ankara’da ağırladı. Birçok konuda uluslararası hukuka vurgu yaparak anlaşmaları gerektiğini söylediler. İlişkiler yeniden daha ılıman ve üretken bir noktaya ulaştı.
Ardından Tufan Erhürman, ani gelişen bir BM Genel Sekreteri görüşmesi için New York’a uçtu. Planlanan yarım saatlik görüşme bir saati aştı. Erhürman, Cumhurbaşkanı ya da Kıbrıs Türk toplum lideri sıfatıyla, ilk kez BM Genel Sekreteri’nin gözünün içine bakarak, dünyanın konuştuğu dili konuşmaya hazır olduğumuzu; ancak dünyanın da bize “yokmuşuz” muamelesi yapmaktan vazgeçmesi ve vazgeçirmesi gerektiğini söyledi. Bu, “verimli bir görüşme oldu” klişesiyle geçiştirilecek bir temas değildi; çok daha anlamlıydı.
Normal şartlarda bunlar heyecan verici başlıklar olurdu. “Bir şey mi oluyor?” derdik. “Acaba yeni bir süreç mi başlıyor?” diye sorardık. Kıbrıs meselesinde en küçük temas bile yıllardır bizde büyük anlamlar üretir. Hele son 7-8 yıldır selamlaşmalar bile önemli sayılmaya başlamıştı.
Ama artık temkin değil, yorgunluk var. Umutlanmaya dair bir korku var.
Her temas bir beklenti doğurdu.
Her beklenti bir umut üretti.
Her umut da sonunda bir hayal kırıklığına dönüştü.
Her hayal kırıklığı da yeni umutların yeşermesi için gereken iklimi giderek azalttı, neredeyse yok etti.
Cumhurbaşkanı “yeni hayal kırıklığı istemiyoruz” derken aslında bunu söylüyor. Bu içe dönük bir terapi cümlesi değil; dünyaya verilmiş bir mesajdır. “Bir kez daha Annan Planı ya da Crans-Montana gibi, iyi niyetin duvara çarptığı ve kimsenin bedel ödemediği bir süreç yaşanırsa, Kıbrıslı Türkler arasında BM’ye selam verecek birini bulmak zorlaşır” demektir bu.
Soru şu:
Yeniden umutlanabilecek miyiz, yoksa umutlanma yetisini kaybetmiş bir umut fakiri olarak kalmaya devam mı edeceğiz?




























