5+1'i 6+1 yapmaya kalkmayın…

Avrupa Komisyonu'nun Komisyon Başkan Yardımcısı Raffaele Fitto'yu "Kıbrıs Özel Temsilcisi" olarak görevlendirmesi ilk bakışta Avrupa Birliği'nin Kıbrıs sorununa daha fazla katkı koyma isteği olarak okunabilir. Nitekim son aylarda Türkiye ile Avrupa Birliği arasında savunma sanayii, enerji, Gümrük Birliği, SAFE mekanizması ve bölgesel güvenlik başlıklarında yeni bir yakınlaşma yaşandığını defalarca yazdık. Bu yakınlaşmanın Kıbrıs başlığını da etkilemesi şaşırtıcı değildir.
Ancak burada çok dikkat edilmesi gereken bir nokta var.
Bu atama, Birleşmiş Milletler öncülüğünde yürüyen sürecin formatını değiştirmeye yönelik bir adıma dönüşmemelidir.
Başka bir ifadeyle; 5+1 formatını fiilen 6+1'e çevirmeye kalkmamak gerekir.
Çünkü Kıbrıs meselesinin uluslararası zemini bellidir. Sürecin sahibi Birleşmiş Milletler'dir. Maria Angela Holguín'in görevi de budur. Hatta Holguin’in görev sınırları ile ilgil tartışmalar bile vardır. Avrupa Birliği'nin atadığı temsilci ise ancak BM'nin yürüttüğü süreci kendi yetki alanı içinde destekleyen, kolaylaştıran ve katkı sunan bir rol üstlenebilir.
Aslında Fitto'nun görevlendirilmesinin ardından yaptığı ilk açıklama da bunu söylüyor. Holguín ile yakın çalışacağını ve BM öncülüğündeki sürece destek vereceğini ifade ediyor.
Ancak Avrupa Komisyonu'nun açıklaması aynı netlikte değil.
Öyle bir dil kullanılmış ki, Avrupa Birliği sanki çözüm sürecinin asli aktörlerinden biriymiş gibi bir algı oluşabiliyor. Bunun gerçekten kötü kaleme alınmış bir metinden mi kaynaklandığını, yoksa bilinçli bir siyasi tercih mi olduğunu bugün söylemek zor. Ama hangi ihtimal doğru olursa olsun, olmamış.
Ankara'nın ve Kuzey Lefkoşa'nın açıklamaları da aslında birlikte okunduğunda ilginç bir ortak zemin ortaya koyuyor.
Türkiye Dışişleri Bakanlığı, bu görevlendirmeyi Avrupa Birliği'nin kendi iç tasarrufu olarak değerlendiriyor. Aynı zamanda Avrupa Birliği'nin 2004 yılında Güney Kıbrıs'ı üyeliğe kabul etmesiyle Kıbrıs konusunda tarafsızlığını kaybettiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Mehmet Dânâ'nın açıklaması ise bu çerçeveyi biraz daha somutlaştırıyor. Avrupa Birliği'nin olası bir müzakere sürecinde tarafsız olmasının beklenemeyeceğini ifade ederken, Sayın Fitto'dan Avrupa Birliği ile Kıbrıs Türk tarafı arasındaki ilişkilerin daha sağlıklı ve eşitlikçi bir zeminde gelişmesine katkı yapmasını beklediklerini söylüyor. Daha da önemlisi, 2004 yılında Avrupa Birliği'nin Kıbrıs Türk halkına verdiği sözleri ve hâlâ hayata geçirilmeyen Doğrudan Ticaret Tüzüğü'nü hatırlatıyor.
Bence tam da üzerinde durulması gereken nokta budur.
Avrupa Birliği çözüm sürecine gerçekten katkı koymak istiyorsa, bunun yolu kendisini müzakere masasındaki yeni bir aktör haline getirmeye çalışmak değildir. Yapması gereken, kendi yetki alanındaki ekonomik, ticari ve siyasi araçları kullanarak Kıbrıs Türk tarafıyla güven tesis etmek, yıllardır yerine getirilmeyen taahhütlerini hayata geçirmek ve Birleşmiş Milletler'in yürüttüğü süreci kolaylaştırmaktır.
Çünkü Avrupa Birliği'nin Kıbrıs'ta oynayabileceği önemli bir rol vardır.
Ama o rol, masaya altıncı sandalye koymak değil; o masanın kurulmasını kolaylaştırmaktır.
Eğer bu denge korunursa, Sayın Fitto'nun görevlendirilmesi gerçekten olumlu bir katkıya dönüşebilir.
Aksi halde, bu adım bile gereksiz bir yetki tartışmasına dönüşebilir ve son dönemde Türkiye ile Avrupa Birliği arasında oluşmaya başlayan olumlu atmosferi gereksiz yere zedeleyebilir.
Kıbrıs'ta yeni bir sürece ihtiyaç varsa, bu sürecin ihtiyacı olan şey yeni aktörler değil, mevcut aktörlerin rollerini doğru oynamasıdır. Masaya bir sandalye fazla eklemeye kalkılmasın, masanın ayakları zaten çok da sağlam değil.





























