Rasıh Reşat: “NATO kafa, NATO mermer” değil galiba…

Kıbrıs kültüründe sık kullanılan güzel bir deyim vardır: “NATO kafa, NATO mermer.” Etimolojik kökeni tartışılabilir ama anlamı nettir. Değişime kapalı, bildiğini okuyan, dogmatik bir zihniyeti tarif eder. Bugünün akademik diliyle söylersek; esnek olmayan, yeni gerçekleri kabul etmekte zorlanan bir yaklaşım.
Bildiğimiz NATO da bugüne kadar büyük ölçüde böyle bir NATO'ydu.
Ancak Ankara’daki NATO Zirvesi’nin, NATO 3.0’ın başlangıcını temsil ettiği söyleniyor.
"Anlaşamadığımız çok şey var ama iş birliği yapabileceğimiz daha fazla konu var. O nedenle onlara odaklanmalıyız." ruhu, Trump aracılığıyla NATO’ya da taşınmış durumda.
Avrupa’nın, Ukrayna savaşıyla birlikte gördüğü en önemli gerçeklerden biri, yıllardır ihmal ettiği savunma sanayi kapasitesi oldu. Stoklar azaldı, üretim yetersiz kaldı ve ABD’nin bile aynı anda birden fazla kriz bölgesinin ihtiyaçlarını karşılamasının kolay olmadığı ortaya çıktı. Savunma artık sadece askerî değil, aynı zamanda endüstriyel kapasite meselesi.
Tam da bu noktada Türkiye’nin rolü değişiyor.
Bir dönem çeşitli gerekçelerle dışlanmaya çalışılan Türkiye, bugün NATO’nun en önemli üretim merkezlerinden biri olarak öne çıkıyor. İHA’lardan mühimmata, zırhlı araçlardan savaş gemilerine kadar genişleyen savunma sanayisi, Ankara’yı sadece askerî açıdan değil, stratejik bakımdan da vazgeçilmez hale getiriyor.
Bir zamanlar Almanya’ya "Leopard tanklarını şurada kullanamazsın" diyebilen ülkelerin, bugün Türkiye’ye savunma sanayi alanında çok farklı gözle bakmaya başlamasını da not etmek gerekir.
Bu nedenle Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’ni sadece rutin bir güvenlik toplantısı olarak okumak eksik kalır.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin konuşmasını, "Paramız var. Hem de çok. Şimdi o parayı büyüyen savunma sanayisine yatırmalı ve hazır olmalıyız." şeklinde özetlemek pek de yanlış olmaz.
32 lider aynı masada olacak. Gündemde elbette Ukrayna var, Orta Doğu var, İran sonrasında şekillenen yeni güvenlik dengesi var. Ama bütün bu başlıkların ortak paydası tek cümlede özetlenebilir: Daha az savaş için daha güçlü caydırıcılık.
Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ile NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin The Economist için kaleme aldıkları ortak makale de tam olarak bunu anlatıyor. Satır aralarında ise başka bir mesaj daha okunuyor: İran krizi sırasında Avrupa ile ABD arasında oluşan görüş ayrılıklarını NATO şemsiyesi altında yeniden onarma çabası.
Yani NATO artık yalnızca askerî bir ittifak değil; Batı’nın siyasi uyum mekanizmalarından biri hâline de geliyor.
İşte tam bu noktada Kıbrıs tartışmaları yeniden devreye giriyor.
Rum basınından Politis, Avrupa Birliği liderlerinin Erdoğan’a Kıbrıs konusunda baskı yapacağını yazıyor. Bu ihtimal tamamen dışlanamaz. Diplomasi zaten talepler ve karşı talepler üzerine kurulur.
Ancak meseleye sadece Lefkoşa’daki Eleftheria Meydanı’ndan bakmanın ne kadar yanıltıcı olabileceğini, geçenlerde Sarayönü Meydanı üzerinden yaptığım benzetmeyle anlatmaya çalışmıştım.
Çünkü bugün Kıbrıs dosyası artık yalnızca Kıbrıs’ın dosyası değil.
Türkiye-AB ilişkileri, Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, vize serbestisi, Avrupa’nın yeni savunma mimarisi, SAFE programı, enerji güvenliği, Doğu Akdeniz ve NATO’nun yeniden yapılanması artık birbirine bağlanmış durumda.
Dünya, Türkiye’nin üç kıta arasındaki stratejik menteşe olduğunu giderek daha fazla kabul ediyor ve birçok ihtiyaca cevap verebileceğini görüyor. Böyle bir tabloda Ankara’nın yalnızca baskı gören taraf olacağını düşünmek bana göre fazla iyimser bir okuma olur.
Benim beklentim, Erdoğan’ın bir kez daha "tok satıcı" siyasetini devreye sokacağı yönünde. Önce Türkiye’nin stratejik beklentilerinin karşılanmasını isteyecek, Türk savunma sanayisinin tüm ekonomik zorluklara rağmen yaptığı yatırımların karşılığını almaya çalışacak, ardından da uygun gördüğü ölçüde Kıbrıs’taki yeni diplomatik momentuma katkı sağlayacaktır.
Şimdiden söyleyebiliriz ki Ankara’daki zirve, görünenden çok daha fazla bir Türkiye zirvesidir.
Peki NATO gerçekten hâlâ "NATO kafa, NATO mermer" mi?
Yoksa NATO 3.0, Türkiye’yi kenarda tutan değil; onu bölgesel güvenlik mimarisinin başrol oyuncularından biri hâline getiren yeni dönemin adı mı?
Bunun cevabını zirvenin sonunda göreceğiz.
Ama görünen o ki artık oyunun senaryosu değişiyor. Türkiye’nin bu senaryodaki rolü de eskisinden çok daha büyük olacak.





























