Rasıh Reşat: Nikos hukukuna göre bizde herkes suçlu…

Nikos Christodoulides'in bugün geldiği nokta gerçekten ibretlik. Bir düşünün; emlak reklamı yayınlayan gazetenin sahibini de, tarlasında sürüsünü otlatan çobanı da, elli yıldır ekip biçtiği toprağından ekmeğini kazanan çiftçiyi de, babaları öldüğü için miras kalan ve yarım asırdır oturdukları evi satıp parasını kendi aralarında paylaşmaya çalışan kardeşleri de aynı ceza yasasının kapsamına sokmaya çalışıyor. Ortaya çıkan tabloya bakınca insan ister istemez durup düşünüyor: Bu kadar geniş bir suç tanımıyla KKTC'de yaşayan insanların hangisi bu yasanın ucundan kıyısından geçmiyor?
Spektrumun genişliğine bakın. Diplomatından müteahhidine, emlakçısından medya patronuna, çiftçisinden çobanına kadar uzanan bir çember çiziliyor ve o çember her geçen gün biraz daha genişliyor. Bir zamanlar "üç beş müteahhidin sorunu" diye küçümsenen mesele artık parasını ödeyip yıllardır yaşadığı evi satmak isteyen sıradan insanın kapısını çalmış durumda. Yarın bunun nerede duracağını bilen var mı?
Hatta biraz daha ileri gidelim. Eski Rum malı üzerine kurulmuş bir süpermarketten alışveriş yapan biri de suç işlemiş sayılır mı? Ya da eski Rum arazisi üzerine inşa edilmiş bir otelde kalan turist? Turisti de boş verin; o otelde garson olarak çalışan genç, resepsiyonda duran görevli, mutfakta çalışan aşçı ya da güvenlik görevlisi ne olacak? Bu mantığın sınırını kim çizecek? Çünkü bugün gördüğümüz kadarıyla o sınırı çizen hukuk değil, siyasi iradenin kendisi.
Sonra dönüp bize "hukuk hukuktur" diyecekler. Sanki hukuk gökten zembille inmiş, insanların yaptığı, parlamentoların kabul ettiği, hükümetlerin değiştirdiği kurallar bütünü değilmiş gibi... Hukuk elbette hukuktur ama hukuku kimin yazdığı, nasıl uyguladığı ve hangi amaçla kullandığı da en az hukuk kadar önemlidir. Eğer bir ceza yasası çözüm üretmek yerine karşı tarafı baskı altına almanın, korkutmanın ve uluslararası alanda hareket alanını daraltmanın aracı hâline getiriliyorsa, artık hukuk konuşmuyoruz; hukukun siyasallaştırılmasını konuşuyoruz.
Antonio Guterres birkaç gün içinde adaya geliyor. Hâlâ bu ziyareti önemli bulanlardanım çünkü Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'nin masaya yeniden bir hareket getirme ihtimali tamamen ortadan kalkmış değil. Ancak daha adaya gelmeden ziyaretin anlamının aşınmaya başladığını da söylemek zorundayım. Çünkü masada federal çözümden söz edilirken, sahada Kıbrıslı Türklerin neredeyse tamamını potansiyel suçlu hâline getiren uygulamalar devreye sokuluyor. Böyle bir ortamda hangi güven artırıcı önlemden, hangi ortak gelecekten söz edilebilir?
Pazar günü Cyprus Mail'de yayımlanan Tales From the Coffee Shop köşesi de tam bu noktaya dikkat çekiyordu. Christodoulides'in neden çözüm istemediğine ilişkin sıraladığı örnekleri okuyunca katılırsınız ya da katılmazsınız ama ortaya konan olguları görmezden gelmeniz kolay değil. Ben de son aylarda yaşanan bütün gelişmeleri üst üste koyduğumda giderek aynı noktaya yaklaşıyorum. Bırakın gelecekte ortak bir devlet kurmayı, insan bazen sanki bu adada nefes almamızı, ekonomik olarak ayakta kalmamızı ve normal bir hayat sürmemizi bile istemedikleri hissine kapılıyor. Bu artık benim nazarımda üzücü olmaktan çıkıp endişe verici olma noktasına doğru hızla ilerliyor.





























